Ana içeriğe atla

En kötü doğum günü!

     Ben küçükken çok hevesli bir çocuktum. O zamanlarda da şimdiki gibi daha yeni tanıştığım insanlara hemen samimi davranırdım. Tam zamanı hatırlamıyorum ama ya ilkokul 4’e, ya da 5’e gidiyordum. Doğum günüm yaklaşmıştı ve ben sınıfımdaki bütün arkadaşlarımı davet etmiştim. Aile içinde kutlama oluyordu, hatta hatırladığım 2 – 3 yaşımdaki doğum günlerimin Zonguldak’ta sülalemle ve aile dostlarıyla kutlandığını çekilen fotoğraflardan görmüştüm (Hala da saklarım onları, hazine gibidir)

     Ama artık İstanbul’daydım ve bu benim arkadaşlarımı davet edeceğim ilk doğum günü olacaktı. Herkesle tek tek konuşarak onları davet etmiştim. Benim için kibarlık ve samimiyet çok önemliydi (Şu anda sadece samimiyet önemli) “İşte 13 Ekim’de kimselere söz vermeyin”, “Doğum günüme gelirsin değil mi? Çok güzel olacağını düşünüyorum”, “Harika geçecek, çooook eğleneceğiz” tarzındaki cümlelerimden sonra ağzım kulaklarımda eve gelmişsin.

     Küçüğüm, daha çok küçüğüm… Öhöm, içime yine Sezen ablam kaçtı. Doğum günüme daha çok var olmasına rağmen o gece ne giyeceğimi düşünüyordum. Annemle babama bütün arkadaşlarımla ilgilenmelerini söyleyip duruyordum. Gece rüyalarımda o günü görüyor, ne kadar eğleneceğimizi hesaplamaya çalışıyordum çocuk aklımla. Her geçen gün heyecanım daha da artıyordu. Ben bir yaş daha büyümüyordum aslında, sınıf arkadaşlarımla beraber eğlencenin dibine vuruyordum sadece. 

     Derslerde acaba bana ne getirecekler diye düşünüyordum, ağızlarından bin bir türlü şekilde ipuçları almaya çalışıyordum. Çok istediğim bazı şeyler hediye olarak gelirse daha ne kadar fazla sevinebilirim diye düşünüyordum. Günler bu tarz şeyleri akla getirmekle geçerken 13 Ekim’e çok az kalmıştı. Annem kendi hazırlayacaktı keki, özellikle de çikolatalı olmamasını söylemiştim. Hala da çikolatalı keki fazla yiyemem, dokunur bana.

     Babam bir sürü balon ve süs almıştı. Salonu onlarla beraber süslüyorduk. Her ne kadar benim ailem sürpriz partileri sevse de o yıl hep beraber hazırlanıyorduk, çünkü misafirlerimiz vardı. 13 Ekim benim günüm olmayacaktı sadece, “bizim günümüz” olacaktı arkadaşlarımla. Her şey süper ilerliyordu, ağzı kulaklarında olan küçük Lee’nin ise içi içine sığmıyordu. Sabahları okuluma gidip yine ağız yoklamalarını yapıyordum, öğleden sonra ise bir bok çizememe rağmen resim defterime doğum günümü çizmeye çalışıyordum. Hayal gücümle eğlence yaratarak, gün gelene kadar kendi kendimi oyalıyordum.

    Şimdi o yıl ki doğum günüme sırf arkadaşlarımı davet ettiğim için bu kadar önem verip heyecan gösterdiğimi düşünüyorum. Ben hiçbir zaman doğum günlerini merakla bekleyen biri olmadım daha sonra. Nedeni sanırım bunun altında gizli. Neyse devam edeyim..

     …Ve sonunda o büyük gelmişti. Takvimler 13 Ekim’i gösteriyordu, yani benim doğduğum günü. Öğleden sonra 3 demiştim arkadaşlarıma. O gün okula gidip geldiğimde ailemin suratında tatsız bir ifade görmüştüm. Her zamanki neşeleri tavan yapmalıyken, şu anda Karadeniz’de gemileri batmış bir çift gibi görünüyorlardı. 2 saat sonra herkes gelecekti ve ben daha hazır değildim. Anneme beni hazırlamasını söylediğimde önce gözleri düştü ve sustu. İkinci kez tekrarladığımda ise zar zor bana şunu dedi: “Deden rahatsızlanmış, teyzen aradı. O yüzden ailecek Zonguldak’a gitmeliyiz” Ben duyduklarıma inanamamıştım. Salonda bir oda dolusu balon, doğum günü süsü ve oyuncak dururken ben mutfakta duyduğum en kötü haberi almıştım.

     Dedemi canımdan çok severim, dünyanın en şeker insanlarından biridir. Ama o zamanki çocuk aklımla ben “Hayır!!!” diye bağırmıştım. “Gitmeyeceğiz, gitmeyeceğim. Arkadaşlarım gelecek. Bugün doğum günüm!” cümlesini defalarca tekrarlamıştım. Gözlerim dolmuştu ve ben kendimi gerçekten boktan hissediyordum. Babam beni karşısına aldı ve “Senin için bu saate bekledik Lee. Yoksa seni okuldan alıp öyle yola çıkacaktık. Arkadaşlarına mahcup olma diye kaldık. 4’e kadar gelen arkadaşlarına durumu söylemelisin, sonra yola çıkacağız” gibisinden şeyler anlatmıştı.

     Ben deli gibi odama gidip ağlıyordum. Hayatımın en mutlu günü diyeceğim zaman, beni kahreden bir şeye dönüşmüştü. O an odamı dağıtmak, bütün salondaki o güzelliği mahvetmek, hatta yakmak istiyordum. Pastayı alıp camdan dışarı fırlatmak, ailemin aldığı hediyeleri tekmelemek ve giyeceğim giysileri teker teker yırtmak istiyordum. Bu çocukça düşüncelerin altında dedeme üzülemiyordum bile. Bu olay beni resmen kör bencil bir çocuk yapmıştı. Ama adı üstünde, çocuk…

     Daha sonra ise boğazım düğüm düğüm oldu. Saat neredeyse gelmişti ve ilk kez kapı çalmıştı. Ailem benim açıklamamı istemişti. ayaklarım geri geri gitmek isterken ben usulca annemin bakışları altında kapıya yönelmiş ve sanki dünyanın en zor şeyiymiş gibi o kapıyı açmada zorlanıyordum. Kapıyı araladığım anda tüm gülümsemesi ile iki arkadaşımı görmüştüm. Onları hiç unutmam, gelenler Derya ile Duygu’ydu. Evleri daha yakın olduğu için daha erken gelmiş olmalıydılar. Benim beş karış suratımı görünce onlar da şaşırmıştı. Ben yutkuna yutkuna, boğazım düğümlene düğümlene durumu anlattığımda onların da suratı düştü ve ayakları ters yöne çevrilerek merdivenlere doğru ilerlemeye başladı.

     Çok rezil bir durumdu, resmen utancımdan ölmek istiyordum. Annemin kullandığı haplardan bir kutu içerek gebermek, o an oracıkta toz olup uçmak veya şişip patlamak istiyordum. Ne dedemin rahatsızlığı, ne de doğum günümün iptal edilmiş olması. En çok bana arkadaşlarımla yüzleşip onların da sevinçlerini kursaklarında bırakmak koymuştu. Ve ben bu işkenceyi 20 – 25 kere tekrar tekrar yaşadım. Her seferinde ızdırap doluydu sanki. Utanç duygusunun nasıl olduğunu bilirsiniz. İşte o duyguyu yirmiyle çarpın, bu derece büyüklükte bir rezillik başıma geliyordu. Giydikleri en güzel elbiseler, ayaklarına geçirdikleri en şık ayakkabılar ve ellerindeki hediyelerle onlara durumu anlatıp reddetmek nasıl koydu anlatamam size. Hala acısını doğum günlerimde küçücük de olsa hissederim.

     Ama ben en azından akıllılık yapıp zili çalan arkadaşlarıma pastadan ufak dilimlere keserek vermiş ve tonlarca özür dilemiştim. O günden sonra çok az “özür dilerim” cümlesi çıktı ağzımdan. Bir şey yaptığımda ya pardon ya da kusura bakma dedim hep, özür dilemedim. Bilinç altıma bir bunu, bir de doğum günlerini sevmememi aşıladı sanırım bu olay.

     Sonra büyüdüm ve bu olayın beni eskisi gibi rahatsız etmediğinin farkına vardım. Sonraki günlerde okulda pek de konuşulmamıştı zaten. Ama ciddi anlamda ilk utancımı o zaman yaşamıştım. Aynı zamanda bir çocuğun yaşadığı ilk yıkıntı da buydu.

     Dedemin rahatsızlığı ise ciddi bir şey çıkmadı Allah’tan. O zamandan beri de pek doktorluk bir işi olmadı rutin durumlardan başka. Aman nazar değmesin diyorum, hala Zonguldak’a gittiğimde koşa koşa evlerine çıkar ve ilk olarak anneannem ve dedemin ellerini öpüp onlara sarılırım. Onlar benim kıymetlim, onlar benim canım…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Acemİlİğİnİ Manİsa'da Yapacak Askerler İçİn Önemlİ Bİlgİler

Herkese yeniden merhaba. Biliyorum eskisi gibi sık yazmıyorum, ama geç de olsa bu konu hakkında bir şeyler yazacağım için mutluyum. Bugünkü konumuz askerlik. Ben 354 KD olarak askerliğimin acemiliğini Manisa'da, ustalığını ise Kıbrıs'ta yaptım. Daha önceden bilgiler toplamıştım ama sağlam ve toplu bir kaynak bulmakta zorlanmıştım maalesef. Ben de sonra buralara gidecek arkadaşlar aynı durumu yaşamasın diye kaynak niteliğinde bu yazıyı yazıyorum. Kasım celbinde gidecek olan arkadaşlara da şans ve sabır diliyorum. Umarım bir an önce biter. Kısa dönem, uzun dönem... Hiç fark etmez. Manisa Batı Kışla'ya ve Kıbrıs'a, özellikle Magosa'ya askerliğin düştüyse bu yazı tam sana göre. Okumadan geçme sakın... Ayrıca Lefkoşa ve Girne hakkında da bilgiler vereceğim ucundan... Bu yazıda Manisa'dan bahsedeceğim, diğer yazıda ise Kıbrıs. Usta birliği olduğu için Kıbrıs daha uzun sürecek.


Acemi Birliği Manisa Batı Kışla 
Başlıyoruz. Arkadaşlar ben askerliğimi öğrendikten sonra int…

Güney Kore'ye Gİtme ve Yerleşme Yöntemlerİ

Uzun bir aradan sonra yeniden karşınızdayım... Özlediniz mi beni? :) Yazmış olduğum "Bigbang'e hediye gönderme"yazısı tam olarak bir geri dönüş değildi. Asıl dönüşü bu yazıyla yapıyorum. Aslında böyle bir yazı yerine taslaklarımda yer alan "askerlik" yazısını bitirip yayınlayacaktım ama askerliği şu sıralar aklıma getirmek istemiyorum. O yazı için biraz daha bekleyeceğiz. Peki neden böyle bir yazı yazmak istedim? Tek cümleyle "ben de bilmiyorum" Akşam akşam eğlenmek istedim, bu konu üzerinden de eğlenceli bir şeyler karalayayım dedim. 

Bu yazıdaki örnek ülkemiz Güney Kore ama siz bunu Japonya, Çin, Tayvan veya başka bir ülke için de ele alabilirsiniz. Zaten belli başlı aynı konular oluyor. Gözümüzün nuru, Türk gençlerinin hayali, ünlü dolu sokaklarıyla Seul, meşhur sahili, sevimli aksanıyla Busan, muhteşem manzarası, lezzetli deniz ürüyleriyle Jeju Adası ve diğerleri... Güney Kore kesinlikle iştahımızın açılmasına sebep oluyor değil mi? Neredeyse 10.00…

Kore ve Japon dizilerini yayınlayan Türk kanalı

Başlık aslında güzel bir isteği sunuyor bize. Bu yazıda biraz daha detaya ineceğim, kendi düşüncelerimi sunacağım size. Şu sıralar Twitter’da devam etmekte olan bir etkinlik var. #TURKEYwantsKBSTURK tag’i Trending Topic’e sokulmaya çalışılıyor. Bu kadar zahmete girmeye gerek olmadığını düşünüyorum ben. Çok çok yakınımızda bulunan bir şeyi değiştirme imkanına sahip olabiliriz belki de. Nasıl mı? Bu yazı işte bunu anlatıyor.Planet kanalları var bilir misiniz?
Planet Sinema
Planet Çocuk
Planet Pembe gibi.
Türk kanalları bunlar, tematik kanallar. İşte bu kanallardan Planet Pembe'de sürekli Latin dizileri yayınlanıyor. 5 6 sene öncesine kadar çok popüler olan Latin dizileri. Onların yerini Asya dizileri aldı, ama bizim ülkede bunu duyuramadık maalesef.
Ben olsam Planet Pembe kanalının Latin dizilerini bırakıp Kore ve Japon dizileri yayınlamasını sağlardım. Adı da Planet Asya olurdu mesela.
Bu kanalların reyting derdi yok, ama reklam …