Ana içeriğe atla

Sevdiklerim yoluna devam eder, ben hala olduğum yerdeyim..

İstanbul’da Sonbahar

     İstanbul gerçekten bir başka değil mi? Rezil trafiğiyle, bu denli kalabalık oluşuyla bazen damarımıza bassa bile ona olan sinirimiz hemencecik yumuşuyor, yerini tatlı bir huzura bakıyor. Bu şehirde ne zaman dolaşsam mutlu oluyorum. Boğaz’ı, İstiklal Caddesi, Kız Kulesi, Belgrad Ormanı, Kumkapı meyhaneleri, Sultanahmet Meydanı filan.. Bunları yazarken bile mutlu oldum birden, gerçekten. Bu şehir insanı kendine çekiyor, başka bir yere gittiğinizde hemen özlem duyuyorsunuz. Ben her şeyimi bu şehirde yaşadım, geçtiğim, yürüdüğüm yollarda hayatımda izler bulunmakta.

     İlk kez bu şehirde aşık oldum, en yakın dostlarımla burada tanıştım. İstanbul’un bana verdiği sayısız hatıra var. Sonbahara oldukça yaklaştığımız şu günlerde burada hava mükemmel, şehir her zamanki gibi capcanlı. Hayatına devam eden insanların yanı sıra bir de benim gibi anılar denizinin içine atlayanlar var.

     Üniversiteyi kazandığım yıl kayıt için Avcılar’a gitmiştik annem ve babamla. Avcılar kampüsünün içine girdiğimizde ailelerimiz dışarıda bizi bekliyordu. Böyle uzun bir kuyruk vardı. Yerimi aldım ve kayıt binasının içine girmeyi bekledim. O sırada görevliler su ve yiyecek dağıtıyordu. Ben hızla İletişim Fakültesi’nin kayıt binasının içine girerken bir an önce işimi bitirmek ve çıkmak istiyordum. İçimde büyük bir sevinç kaynağı vardı, kendimi sıkmasam oracıkta havalara uçabilirdim. Sonuçta istediğim bölümü kazanmıştım. Bunun verdiği coşku ile merdivenleri hızlıca çıkıp kayıt yerini gördüğüm anda güm diye biriyle çarpışmıştım. İkimizde yerdeydik ve nedense manyak gibi gülüyorduk. Çok güzel saçları vardı, hala dün gibi hatırlarım. Özür dileme faslında sonra aslında aynı yere gittiğimizin farkına vardık.

     Üniversite, yeni arkadaşlıklar, yeni ortam filan derken 15 dakika içinde oldukça koyu bir sohbet yapmıştık. Kayıt işlemlerini hallettikten sonra çıkış kapısına doğru yürümeye başladık. Kampüsün içindeki atları sevdik, müzik zevkimizi bile paylaştık. Muğla’dan gelmişti İstanbul’a, şimdiden özlediğini ama İstanbul’un bu özlemi yok edeceğini anlatıyordu. Daha önce de gelmişti ama hiç yaşamamıştı. Ben çok seveceğinden, hatta vazgeçilmezlerinden biri olacağından bahsediyordum. O sırada çıkış kapısına geldik ve vedalaştık. Ama bana bir söz verdi, okul açıldığında ilk gün kesinlikle görüşecektik. Bu arada o Halkla İlişkiler bölümündeydi, ben ise Gazetecilik.

     Ailemin yanına gittiğimde ondan bahsetmiştim. Babam şimdiden arkadaş edindiğimi, sosyal ortamlara girdiğimde hiç zorluk çekmediğimi ve bunun güzel bir şey olduğunu söylemişti. Sonra arabaya atladık ve babamın arkadaşının sahildeki lokantasına gittik. Kazanmamın şerefine yaptıkları sürprizlerden biriydi bu yemek. Amcamlar filan da gelmişti ve biz koca aile orada enfes bir yemek yemiştik. Yemek esnasında aklımda o vardı, İstanbul’du onu buraya getiren, İstanbul’du benimle tanışmasını sağlayan. Bu tanışmayı ise ileri bir noktaya götürmek benim vazifemdi, çünkü İstanbul görevini yerine getirmişti.

     O kadar güzel gülüyordu ki, anlatamam size. İnsanı içini ısıtan sımsıcak bir gülümsemesi vardı. Dudaklarının yanında iki adet gamzesi vardı, saçları kıvırcıktı. Ben o zaman emin olmuştum kıvırcık saça ve gamzeye zaafım olduğunu. Her zaman kolay değil sizi böyle etkileyen bir insan bulmak. Eğer o gün ailelerimiz orada olmasaydı daha fazla kalmak için elimden geleni yapardım. O gün giydiği etek bile aklımda, ilk intibanın bu kadar etkili olduğu bir durum hala daha başıma gelmiş değil.

     Ben deli gibi günleri kovalarken okulun açılma zamanı geldi. Şans sanki yüzüme gülüyordu, ikimiz de hazırlıktaydık. Yabancı dillerin köhne binasını bulduğumda bile moralim bozulmamıştı –O binayı hiç unutmam, ne rezil bir şeydi. Herhalde bizim okulun en kötü binası aha- Cep telefonu bile çekmiyordu, çünkü yerin altına giriyordunuz. Hatta bahçesinde tarihi eserler bile vardı, çok acayipti çok.

     Ben bütün binayı dolaştım, bakmadığım yer, girmediğim delik kalmadı. Ama yoktu, ilk zaman konuştuğumuzda telefonunu da isteyememiştim. Sınıfıma girdim, herkese selam verdim ve bir yere oturdum. İşte ilk gün herkes birbirleriyle tanıştı, gruplar hemencecik oluşmaya başladı. Her teneffüs olduğunda diğer sınıflara bakmakla geçiyordu vaktim. Ayrıca kendimden de ödün vermiyordum, eğer karşılaşırsak deli gibi aradığımı zannetmemesi gerekecekti. Sınıflara girip isim listelerine bakıyordum, ama sadece adını biliyordum.

     İlk gün onu görememeyi kafama takmıştım, halbuki kayıt zamanında birbirimize ilk gün demiştik. Liseden yeni mezun biri olarak içimdeki ergen beni terk etmemişti sanırım o zaman. En iyi şekilde giyinip karşısına çıkmak ve bütün günü beraber geçirmek istiyordum. İstediğim fırsatı üçüncü gün yakalayabilmiştim. Yurt konusunda aksaklıklar ortaya çıkmış ve ilk iki gün o yüzden gelememişti. Bizim de hazırlıkta dersler üç gündü, eğer o zamanda göremeseydim diğer haftaya kadar beklemek zorunda kalacaktım.

     Ertesi gün için sözleştik ve ben ona İstanbul turu yaptırmayı teklif ettim. Sevinçle kabul etmişti, bizim okulun dev kapısında buluşmuştuk. İlk önce tarihi yarımada turu yapılacaktı. Beyazıt meydanında beraber mısır almış ve yiyerek Kapalıçarşı’nın içinden Nuriosmaniye’ye çıkmıştık. Daha sonra Sultanahmet’e geçerek meydanı ve Ayasofya ile Sultanahmet Camii’ni gezdik. Biraz daha yürüyünce karşımıza olanca güzelliği ile Gülhane Parkı gelmişti, her tarafını gezmiş ve havuzun orada bir sürü fotoğraf çekinmiştik. Çıkışa doğru gelirken yan yoldan saparak Arkeoloji Müzesi’ne girmiş ve sonra da hemen Topkapı Sarayı’na geçiş yapmıştık. Sarayın en ucunda denizi olanca mükemmelliği ile gören yerde oturup dinlenmiş ve yarım saate yakın beraber müzik dinlemiştik. Kulaklığın biri onun, biri de benim kulağımda güneş yüzümüze vururken ikimizde mutluyduk. Ama en güzel şey onun gülümsemesi ve müthiş gamzeleriydi. Bana bakarak teşekkür etmiş ve oradaki insanların, turistlerin için İstanbul’da Sonbaharı söylemeye başlamıştı. Ben de feci gaza gelmiş ve bet sesimle ona eşlik etmiştim. O yüzden bu şarkıyı ne zaman dinlesem aklıma o gelir.

    Mükemmel bir gezintiden sonra onu yurdunun önüne kadar getirdiğimde bana sarılarak ikinci kez teşekkür etmişti. Mutluydum be, hem de oldukça fazla. Hayata, İstanbul’a teşekkür ediyordum beni böyle çocuklar gibi heyecanlandırdığı için.

Şu anda bu şarkıyı dinleyerek yazıyorum yazıyı

 

     Ama bu hikaye mutlu sonla bitiyor zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Belki buraya kadar yüzünüzde ufak bir gülümseme ile okudunuz, bundan sonraki kısımda da o gülümseme inmesin ama tamam mı?

     Aradan 2 ay geçmişti ve her günüm ilk günkü gibi geçiyordu. Ayaklarımın altında kanatlar vardı sanki. Sabahın köründe hiç huyum olmamasına rağmen oldukça dinç bir şekilde kalkarak  o berbat, tıklım tıkış belediye otobüsüne biniyor ve hayatımın en heyecanlı yolculuğunu yapıyordum Beyazıt’a kadar.

     Ama nereden bilebilirdim o gün beni büyük bir şokun beklediğini. Açılmamıştım ona ama gören herkes anlayabilirdi, o derece. Ben de sanırım o zamanlar cesaret yoktu pek açılma konusunda. Okula girdim, ona mesaj attım ders başlamadan önce bahçede oturalım diye. Aralık ayında dışarısı soğuk olsa da dolaşmayı seviyorduk. O da cevap attı “Sana çok önemli bir haberim var” diye. Tabi beni aldı bir merak, o 5 dakika nasıl da kocaman gelmişti bana. Sanki bütün zaman dilimleri durmuş ve ilerlemiyordu. Saniyede kafamdan yüzlerce düşünce akıp gidiyordu. Onun yanındayken bir saliseliğine bile sıkılma durumu yaşamıyordum, mutluluktan başka bir haz vermiyordu bana. 7 gün 24 saat karşımda dursun, konuşsun, gülsün istiyordum. Belki de kendimi kandırıyordum. Lisede Didem yüzünden başıma gelen manyaklıkları yeni unutmuş, kendimi yeni bir ilişki için hazır hissediyordum.

     Geldi yanıma ve hemen bir banka geçip oturduk. Benim suratım şekilde şekile giriyordu, “Hazır mısın?” diye sorduğunda kafamı sallayabilmiştim ancak. “Açıklıyorum” dedi ve artık bir sevgilisi olduğundan bahsetti! Donmuştum, hayır soğuktan değil, onun yüzünden. Böyle dünyanın en mal insanına dönmüştüm. “Ne?!” diyebildim sadece. “Sevgilim var artık, yeni tanıştık ama hızlı çıktı. Ben de hoşlanmıştım ve kabul ettim gitti” dedi. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü, hele bir de hızlı çıktı lafı tahta biz kazığın kalbime girmesine neden oldu. Birden bir boşalma hissettim vücudumda, güç derman kalmadı. Salak salak gülüyordum, “Demek hızlı çıktı” dedim. Benim için sevinmedin mi diye sorduğunda ne diyeceğimi bilemedim. Gitmem lazım, işim var diyerek binaya girdim ve dışarı çıktım. Derse girecek havam yoktu. Ana kampüse girerek kendimi Hukuk Fakültesi’nin boş amfilerinden birine attım. Oturdum ve öyle donuk donuk bakmaya, düşünmeye başladım. 2 saat boyunca orada öyle oturmuşum, amfiye birileri girince anca kendine gelebilmiştim.

     Bir hafta boyunca bu durum bana feci şekilde koydu. Üç gün dersimiz var demiştim ya, ben işte onların hiç birine gitmedim. Tabi bu sırada o bana bir sürü mesaj atıyor, arıyor ama açmıyorum. Telefonumu kapatıyorum dayanamadığım zamanlarda. En sonunda bu böyle olmaz dedim ve okula gittim. Onu karşıma çekip tebrik ettim, artık herkes anlardı sanırım ortadan kaybolmamın nedenini. Zaten o da anlamıştı, üzülmeni istemiyorum asla dedi. Ben de madem istemiyorsun bir süre konuşmayalım, beraber takılmayalım dedim. İstemeye istemeye kabul etmek durumunda kaldı.

     Güz dönemi boyunca daha konuşmadık. Bahar döneminde okullar açıldı, ben hala kaçıyordum ondan. İçimde bir şey kalmamıştı, büyük hisler beslesem bile kısa zamanda bitebiliyor, hala öyledir. Bu durum iyi mi yoksa kötü mü bilmiyorum. Çünkü bazıları unutulmayı hak etmez, içinde az da olsa hatıra saklamak gerekir. Herkesin hayatında böyle biri olmuştur, değil mi?

    Mayıs ayında okulun bahar şenliklerine bir hafta kala yanına giderek eskisi gibi olabiliriz demiştim. Buna çok sevinmiş ve boynuma atlamıştı. Sonra da hemen çekilerek pardon demişti. Halbuki içimde hiçbir şey kalmadığını bilmiyordu, zaten ben de orada açıklamıştım. Hazırlık bitene kadar eskisi gibi olmuştuk.

     Ondan sonra İletişim Fakültesi’ne geçtiğimizde bölümlerimiz ve ders programlarımız yüzünden görüşememeye başladık. Yeniden yeni bir ortama girdiğimiz için başka başka arkadaşlarımız olmuştu, zamanlarımız onlarla beraber geçiyordu. Böyle böyle neredeyse hiç görüşmemeye başladık. Aylar, yıllar ilerlediğinde ise sadece bahçede birbirimizi gördüğümüzde hal hatır soran iki “tanıdık” olduk.

     Peki beni tercih ettiği ilişkisine mi ne oldu? 1. sınıfa geçtiğimiz zaman ayrıldılar, yapamadığını, daha doğrusu artık istemediğini söyledi. Ben de içimden “Ben seni oldukça mutlu ederdim, hala hoşlanıyor olsaydım” demiştim. Öyle unutuldu gitti, hayatımdan böyle biri de geldi geçti. Onun bana unutturamadığı iki şey ise dediğim gibi gamzeye ve kıvırcık saça oluşan zaafımın ortaya çıkışıdır. Hala ne zamanda birinde bunları görsem mutlu olurum, böyle bakar dururum.

“Sen beni unutamazsın” deme, öyle bir unutulur ki insan..

Bu blogdaki popüler yayınlar

Acemİlİğİnİ Manİsa'da Yapacak Askerler İçİn Önemlİ Bİlgİler

Herkese yeniden merhaba. Biliyorum eskisi gibi sık yazmıyorum, ama geç de olsa bu konu hakkında bir şeyler yazacağım için mutluyum. Bugünkü konumuz askerlik. Ben 354 KD olarak askerliğimin acemiliğini Manisa'da, ustalığını ise Kıbrıs'ta yaptım. Daha önceden bilgiler toplamıştım ama sağlam ve toplu bir kaynak bulmakta zorlanmıştım maalesef. Ben de sonra buralara gidecek arkadaşlar aynı durumu yaşamasın diye kaynak niteliğinde bu yazıyı yazıyorum. Kasım celbinde gidecek olan arkadaşlara da şans ve sabır diliyorum. Umarım bir an önce biter. Kısa dönem, uzun dönem... Hiç fark etmez. Manisa Batı Kışla'ya ve Kıbrıs'a, özellikle Magosa'ya askerliğin düştüyse bu yazı tam sana göre. Okumadan geçme sakın... Ayrıca Lefkoşa ve Girne hakkında da bilgiler vereceğim ucundan... Bu yazıda Manisa'dan bahsedeceğim, diğer yazıda ise Kıbrıs. Usta birliği olduğu için Kıbrıs daha uzun sürecek.


Acemi Birliği Manisa Batı Kışla 
Başlıyoruz. Arkadaşlar ben askerliğimi öğrendikten sonra int…

Güney Kore'ye Gİtme ve Yerleşme Yöntemlerİ

Uzun bir aradan sonra yeniden karşınızdayım... Özlediniz mi beni? :) Yazmış olduğum "Bigbang'e hediye gönderme"yazısı tam olarak bir geri dönüş değildi. Asıl dönüşü bu yazıyla yapıyorum. Aslında böyle bir yazı yerine taslaklarımda yer alan "askerlik" yazısını bitirip yayınlayacaktım ama askerliği şu sıralar aklıma getirmek istemiyorum. O yazı için biraz daha bekleyeceğiz. Peki neden böyle bir yazı yazmak istedim? Tek cümleyle "ben de bilmiyorum" Akşam akşam eğlenmek istedim, bu konu üzerinden de eğlenceli bir şeyler karalayayım dedim. 

Bu yazıdaki örnek ülkemiz Güney Kore ama siz bunu Japonya, Çin, Tayvan veya başka bir ülke için de ele alabilirsiniz. Zaten belli başlı aynı konular oluyor. Gözümüzün nuru, Türk gençlerinin hayali, ünlü dolu sokaklarıyla Seul, meşhur sahili, sevimli aksanıyla Busan, muhteşem manzarası, lezzetli deniz ürüyleriyle Jeju Adası ve diğerleri... Güney Kore kesinlikle iştahımızın açılmasına sebep oluyor değil mi? Neredeyse 10.00…

Kore ve Japon dizilerini yayınlayan Türk kanalı

Başlık aslında güzel bir isteği sunuyor bize. Bu yazıda biraz daha detaya ineceğim, kendi düşüncelerimi sunacağım size. Şu sıralar Twitter’da devam etmekte olan bir etkinlik var. #TURKEYwantsKBSTURK tag’i Trending Topic’e sokulmaya çalışılıyor. Bu kadar zahmete girmeye gerek olmadığını düşünüyorum ben. Çok çok yakınımızda bulunan bir şeyi değiştirme imkanına sahip olabiliriz belki de. Nasıl mı? Bu yazı işte bunu anlatıyor.Planet kanalları var bilir misiniz?
Planet Sinema
Planet Çocuk
Planet Pembe gibi.
Türk kanalları bunlar, tematik kanallar. İşte bu kanallardan Planet Pembe'de sürekli Latin dizileri yayınlanıyor. 5 6 sene öncesine kadar çok popüler olan Latin dizileri. Onların yerini Asya dizileri aldı, ama bizim ülkede bunu duyuramadık maalesef.
Ben olsam Planet Pembe kanalının Latin dizilerini bırakıp Kore ve Japon dizileri yayınlamasını sağlardım. Adı da Planet Asya olurdu mesela.
Bu kanalların reyting derdi yok, ama reklam …