Ana içeriğe atla

Doğu Anadolu macerasında yaşadıklarım.

Çıldır

Ardahan’dan Gelen Tatar

Öyle ararken buldum, dursun ortada işte.

     Oldukça sık seyahat eden bir insanım. Ülkenin 7 bölgesine de gittim, Güneydoğu’da sadece 3 gün kaldım ama olsun. Seyahat etmek benim için çok eğlenceli bir aktivite, iş için olsa bile. Ama pek merak etmediğim bir yerde tam 26 gün kalınca işin zevki birazcık kaçabiliyor. İşte şimdi anlatacağım macera Ardahan’da kaldığım o bitmek bilmeyen günlerle ilgili. Kemerlerinizi bağlayın, çünkü başlıyoruz.

     Teyzem Almanya’dan geldiğinde Zonguldak’a gitmeden önce Türkiye’nin çeşitli bölgelerine giderdik. O sırada babamın bir tanıdığı bu sohbete dahil olup bizi Ardahan’a davet etmişti. Yaz geldi ve biz yollara koyulduk. Bu macera çok acayip olayları bünyesinden barındırıyor, baştan yazayım dedim.

     Nedense delilik yapıp otobüsle gitmeye karar vermiştik. Sen misin buna karar veren? Resmen ebem sikildi, çünkü yolculuk tam 24 saat sürdü. Evet, 1 günde ulaşmıştık oraya. On iki saatte Sivas’a varıp mola verdiğimizde annemle beraber geri dönmenin planlarını yapmaya başlamıştık. Ne olursa olsun ileri gidip, bu eziyeti çekmeyecektim. Şimdi aklıma takıldı, keşke bu kararımızın arkasında dursaydık. En azından birazdan yazacaklarım hiç yaşanmamış olurdu.

      Hiç bitmeyecek gibi gelen bir yolculuğun sonlarına doğru Ardahan/Çıldır tabelasını gördüğümüzde sevinçten otobüste göbek atmaya başlayacaktım. Bunun için niyetlendim ama bol kavisli yollar bitişe on dakika kala kusmama sebep oldu. Zaten lanetlendiğimi ilk o zaman anlamıştım. Parantez açayım, bu yolculuğu yaptığımızda yaşım da küçüktü hani. 14 yaşındaydım daha, körpeydim lan. Erzincan’a vardığımızda belediye otobüsü gibi geleni geçeni almaya başlamıştı otobüs. En ön tarafa tabure koyup oturanı da ilk defa bu yolculukta gördüm ben. Bunların yanı sıra, gidenlerin arasında acayip kokan bir peynir ve kaz eti götürenlerin sayısı da hatırı sayılır bir düzeydi. Dipnot, hayatta en berbat kokan etlerden biri bence kaz eti. Tadı da bir şeye benzemiyor, cidden. Çok ama çok kötü! Zorla yedirtmeye çalıştılar, gram yemem. Aşağıda biraz daha derin değineceğim bu konuya.

     Biz vardık Çıldır merkeze. Ben şimdi etrafa bakıyorum, böyle bir vahşi batı kasabası gibi. 2 katlı yapılardan daha yükseği yok. İnat edip her yöne baktım ama göremedim, adamlar yapmamış nedense. Bir de caddesi var ufacık, o kadar yani. Gözlerinle baktın mı gezmiş olursun. Köye doğru yola çıktık, yine bizi kavisli yollar karşıladı. Hay bin kunduz diyerek köye ulaştık sonunda.

     Köy bildiğimiz Anadolu köylerinden. Asfaltı filan yok, Gürcistan sınırına çok ama çok yakın. Gece sınırdaki ışıklar köyü aydınlatıyor, o derece. Zaten arkamızda bir tepe var, o tepenin zirvesi sınır, öteki taraf Gürcistan. Kafayı koymuştuk annemle, sınıra kadar gidecektik.

      Köye adımı attığım gibi kocaman bir inek bokuna ayağımın girmesi bir oldu. Sol ayağım dize kadar boka batmıştı. Çok şanslıyım değil mi? Bacağımı temizlerken derimi soyacaktım neredeyse ve o bulanan pantolonu direkt attım, yepyeni giysi gitti böylece.

     Köyde odamı gördüğüm anda “bu ne yahu?” bir oldu. Oda temizdi, gayet hoştu ama o kadar küçük bir penceresi vardı ki, kafamı bile sokamazdım oradan. Odanın belli bir noktasını aydınlatıyordu sadece. Bunu geçtim, daha kötü olan kısmı ise ağırın hemen yanında olmasıydı. Evlerle ağırlar bitişikti köyde, durumu idrak etmem uzun zaman almıştı. İşte dinlenmeler, köyü keşfetmeler filan derken 26 günlük maceramız başlamış oldu. Neden o kadar kaldınız diye soracak olursanız babam, annem ve teyzemin köyün havasına, manzarasına bayılmalarını cevap olarak verebilirim.

Keşfedecek pek bir şey yok!

     Parantez açayım yine, yukarıdaki köy ise günübirlik ziyaret ettiğimiz başka bir yer. Esas kaldığımız değil yani. Çok beğendiğim için onun fotoğrafını koydum, zaten kaldığımızın fotoğrafları yok maalesef, gitti hepsi. Konumuza geri dönelim, köyü keşfetmeye çıkmıştım. Bütün evler birbirine benziyor, sadece iki ev farklıydı. İlkinde İstanbul’da uzun yıllar yaşayıp yeniden evine dönen bir aile oturuyordu. 6 kardeştiler, en küçükleri erkekti ve benim yaşımdaydı. Hemen onunla arkadaş olmuştum, o köyde benim kafadan olduğunu düşündüğüm tek insandı sonuçta. İkinci ev ise köyün en zenginine aitti. İçinde duşa kabin bile vardı düşünün, benim kaldığım evde leğenle ve güğümle yıkanıyorlardı. Sobaya yakın bir şekilde duş alma seansı, oh la la!

     Çok sıkışmıştım ve tuvaleti arıyordum. Nerede diye sorduğumda bana evin bahçesinde köpek kulübesinden biraz daha büyük gibi gözüken barakaya benzeyen bir şeyi gösterdiler. Tuvalet evin dışındaydı, böyle yanında ufacık bir dere geçiyordu. Su sesleri içinde gayet güzel işeyebilirdim ama tuvaletin karşısında bağlı olan iki tane aygır gibi köpek rahatlamama izin vermeyecekti. Yol almış giderken o havlama seslerini duydum ve resmen ödüm bokuma karıştı. Dev gibiydiler ve zincirli olmasalar beni hemen orada parçalayabilirlerdi. O dişleri görmemle görüş hizalarından kaçmam bir oldu. Gözlerim tuvalette, kulaklarım köpeklerde. Sonunda işitme duyum korkunun oluşmasını büyüterek beni rahatlamamdan alıkoydu.

     Tam tamına 3 gün o tuvalete gidemedim. Bu arada o çocukla daha tanışmamıştım, yukarıda yazdım ama. O yüzden onlara gitme gibi bir şansım da yoktu. En sonunda canıma tak etti, yeter be diyerek limitimi doldurmak üzereyken o havlama sesleriyle tuvalete girdim. Önüne bir naylon çakmışlar, onun sayesinde gözükmüyorsunuz. İşinizi hallediyorsunuz, sonra da kenarda bulunun toprağı yine aynı yerde bulunan kürek yardımıyla size ait olan şeylerin üzerine döküyorsanız. Ve ta da, işiniz tamamdır! Tuvalet anlayışı işte buydu.

     Ben nerden düştüm buraya filan derken kendimi küfredeceğime kendimi eğlendirmeye karar verdim. Her gün gittim o dereye ayaklarımı soktum, bizi misafir eden evin büyük oğlu bana at binmeyi öğretti. Bir kere onun arkasında at üstünde giderken traktörü geçmiştik ve ben buna deli gibi seviniyordum. Traktöre bakıp “işte gerçek beygir gücü” diye bağırmıştım. “Ne diyor lan bu” bakışlarıyla karşılaşmıştım sonucunda aha.

     Köpeklerden beyaz olanı her gün beni görmesine rağmen hala alışamamıştı. bir gün evin arkasında dolaşırken bunun zincirlerinden biri koptu ve serbest kalarak kazları kovalamaya başladı. Tam o sırada yanımdan rüzgar gibi geçti ve ben dondum kaldım. Aha sikildin Lee, gitti göt, mahvedecek bu köpek seni derken yanımdan geçip gitti. Harekette edemiyordum, olduğum yerde çakılı kaldım böyle. Tam kendime geldiğimde son sürat tabanları yağlayıp odama kaçmıştım. Başka bir gün ise hava yağmurluydu ve bu köpek koyunları otlatırken başlarında beklesin diye götürülmüştü. Geldiklerinde odamdaydım ve dışarıdan bir takım sesler duydum. Ayağa kalkıp baktığımda ise sırılsıklam ıslanmış bir şekilde girişte durup bana delici gözlerle bakan o köpeği gördüm. İkinci sıçış benim için böyle oldu işte. Ama bu sefer ne havladı, ne de bana doğru koştu. Islaklığından kurtuldu ve çekti gitti. Ondan sonra da ne zaman tuvalete gitsem hiç bana havlamadı, alıştı pezo sonunda.

Atların çiftleşmesine neden ben şahit oluyorum?

     Derenin ilerisindeki kırsal alanda atlar bazen otluyordu. Oralara baktığım güneşli bir günde iki tane at gördüm. Önde bulunan otluyordu ve diğer atla aralarında bayağı bir mesafe vardı. Birden arkadaki koşmaya başladı. Ben de ilgiyle onları izliyorum, bakalım şimdi ne yapacak diye. Geldi geldi geldi ve şaha kalkarak birden öndeki ata”girdi” Evet bildiğiniz girdi. Aslında koşarken niyetinin ne olduğunu anlamıştım. Lütfen nasıl diye sormayın, zaten yeterince +18 olduk aha. Öndeki iki ayağını atın üzerine koydu ve gidip gelmeye başladı. Dişi atta da ne bir itiraz ne de başka bir şey. Halinden gayet rahattı valla aşüfte. Ben o sırada “ha siktirrrrr” demekle meşguldüm. Hayatımda ilk defa görüyordum ve oldukça şaşırmıştım. Biraz daha izleseydim zoolog olup çıkacaktım, o yüzden mahremiyetlerine saygı duyarak arkamı dönüp çekip gittim.

     Köye geldiğimizden beri herkesten yemek davetleri aldık. Misafir olduğumuz evde yediğimiz akşam yemeği sayısı en fazla beştir, o derece. Bütün evleri dolaştık sanırım, çeşit çeşit hayata konuk oldum valla. Benim için gayet uzun olan bir süreden sonra da rahat bir duşu işte o ikinci evde aldım. Televizyonun bile olmadığı ev gördüm. Hatta bir seferinde yaşlı bir nine makarna yapıyordu. Düşürmüş makarnasını küllerin üzerine, hiçbir şey olmamış gibi o makarnayı aldı ve tencerenin içine geri koyup pişirmeye devam etti. Görüp engel olmasaydım yiyecekti onu ve bana da ikram edecekti.

     Başta yazmıştım ya kafayı koymuştum sınıra gitmeye diye, işte o gün gelmişti. Annem, teyzem ve ben düştük tepenin yoluna. Yarısını çıktığımızda askerlerden biri bizi durdurdu ve daha ileriye gidemeyeceğinizi söyledi. Sınırı görmek istediğimizi söylediğimiz de ise, “üzgünüm ama olmaz” diyerek elindeki tüfekle geri dönün işareti yaptı. Biz de tıpış tıpış geri dönmek zorunda kaldık, böylece sınır olayımız da bir güzel yattı.

     Hep beraber yaylaya çıkacaktık, bunun için hazırlıkları yaptık ve traktöre bindik. Tufan (tanıştığım benim kafadan olan çocuk) ve ben yerimizi aldık, derin uçurumların yanında ailemizin önünde bira içtik. Nasıl cesaret ben de bilmiyorum, Ardahan’ın havası çarpmıştı beni kesin. Annemin kıtır kıtır kesmemesi ise daha ilginç. Anneme en masum halimle gülerek kutuyu gösterdiğimde babamı öyle bir dürttü ki adamın etleri acıdı resmen. “İzin ver çocuğa, bir yudum alıp bana verecek. Hepsini hayatta içirmem, daha büyümesi lazım” demişti. Annem itiraz etse bile biz Tufan ile çoktan yudumlarımızı almıştık. Babama doğru uzatırken annem kutuya vurdu hep beraber uçurumdan aşağıya düşmesini seyrettik. Kutunun düşmesi bitmediği için benim göt tırsmaya başladı tabi. Tekerlekler çok yakında gidiyordu, yanlışlıkla bir şey olsa bilmem kaç metreden aşağıya yuvarlanabilirdik. Hemen felaket senaryoları üretmeye başlamıştım. Beynim Birol Güven’in kaliteli versiyonu gibi çalışıyordu. Traktörde tutunarak ayağa kalkıp ve harika manzara ile havanın tadını çıkarmaya başladık. Yaylaya vardığımızda çoktan masalar kurulmuştu, bir ziyafet bizi bekliyordu. Yerden oldukça yüksek bir yerde harika yemek yemek yedik, bir güzel eğlendik (Kaz eti tabi yemedim) Çok güzel geçmişti o gün.

     Kars, Ardahan çevresinde kaz yetiştiriciliği oldukça önemli. Bu yüzden insanların evlerinde öküz, inek, tavuğun yanı sıra kaz da gayet çok bulunmakta. Bir de bunlar oldukça saldırgan hayvanlar, bir sürü beni kovalamıştı resmen. Ama kesinlikle dediğim gibi kaz eti çok kötü. Hayatta ağzıma atıp yiyemem. Kısaca hiçbir şekilde tavsiye etmiyorum, tadına bakmamaya özen gösterin.

     Eşsiz bir manzaraya ve harika balıklara ev sahipliği yapan Çıldır Gölü’ne doğru yol aldık başka bir gün. Karşımızda masmavi sularıyla bu büyük göl bizi selamladı. Not; kışın göl tamamen buz tutuyor ve insanlar o kalın buzları kırarak balık avlıyorlar. Hatta gölün üzerinde kızaklarla ilerliyorlar, yürüyorlar. Hemen suların yanındaki küçük bir balıkçıya girdik ve daha 15 dakika önce tutulmuş olan 17 kiloluk sazan balığını istedik. Bir güzel temizlendi ve cızır cızır pişirilerek önümüze geldi. Size kısaca şunu söyleyeyim, hayatımda yediğim en lezzetli balıktı. Parmaklarımı yiyordum neredeyse ve çatlayana kadar o balıkla kendime ziyafet çektim. Sırf yolum o sazandan yemek için Çıldır Gölü’ne düşebilir. O sırada bir Alman çiftle tanıştık ve biraz sohbet ettik. Önce Ani Harabelerini gezmişler, gölün methini duyunca da uğramadan gidememişler. Oldukça beğenmişlerdi, kıyıdaki yürüyüşlerine devam ettiler küçük sohbetten sonra.

     Ne kadar geri dönmenin hayallerini hala kuruyor olsam da, yavaş yavaş alışmıştım köy hayatına. Tuvalet ve duş olayına hariç tabi. Bir akşam davetli olduğumuz evden gelirken odama girdim ve yatağımda kocaman kedi gördüm. Ve yanında da yeni doğurmuş olduğu 5 adet yavrusu. Kedi doğurmuş ve bütün yavrularını kaparak benim yattığım yeri parsellemiş. Sinirli anaç gözlerini bana dikerek bakıyordu ama onlar gitmeliydi oradan. Önce annelerini çıkardım zorla, sonra iki yavruyu güç bela elime aldıktan sonra dışarıya koydum. Odaya geri gelip kalanlarını almak isterdim, anne kedi ağzında o götürdüğüm yavrularıyla geri yerine kurulmaz mı? Bu ne hız diye düşünüyorum ben o sırada, alkışlayacağım bravo diyeceğim hatta. Böyle bir yarım saat uğraştım ama nakka nakinta. Bana mısın demedi. En sonunda odanın diğer köşesine bir yer yaptım ve buyurun ekselansları dedim. Sinirden yapıyordum sanırım bunları, acı acı gülmeye başlamıştım bir yandan. En sonunda oraya taşıyabildim bu aileyi. İnatçıgil klanı odanın diğer köşesindeki yeni yerlerine taşındılar ve ben de yorganın kılıfını değiştirerek uyuyabildim.

     Sabah kalktığımda kedilere süt ve ekmek verdim, aklıma ilk onlar geldi. Yavru kedilere ayrı bir şey verilmez sanırım diye düşünmüştüm. Üstümü giyinmeye çalışırken odanın kapısında kocaman bir öküz kafası girdi. “Yok ebesinin amı” diye öküzle bakıştık durduk. Ne oluyor burada diyerek bakışlarını odada gezdirdi ve sonra arkasından gelen sesi dinleyerek ahıra doğru ilerledi. Zaten bir odamı öküzün gözlemlemediği kalmıştı. Olağan karşılamak istiyordum bu durumları ama yapamıyordum, olmuyordu o kadar geçen güne rağmen.

     En son eve dönmek istediğimi gittiğimiz baraj bölünde kumlara S.O.S yazdığımda fark ettim. Bizimle gelen yaşıtım çocuklardan biri “Bu ne?” diye sormuştu. Hala hatırlarım ve dudağımda sevimli bir gülümseme oluşur. Gitmemize az kala baraj gölüne gidip piknik yapacaktık. Her şeyimiz hazır ve yine atladık Traktör Z4’e. Mükemmel bir yerde durduğumuzda bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Şansımıza sokayım lafları içerisinde hemen pratik bir çözüm bulundu. Traktörün üstüne fazla olan çarşaflar serildi, biz de altına girdik. Traktörün altı gayet iyiydi, kafam bir şeye çarpmıyordu hiç, sadece ön tarafımız açıktı ve suların kabarttığı göle bakıyorduk. Pikniğimizi işte o şekilde yaptık, çok hoşuma gitmişti. İkinci arkadaşım olan yavru köpekte benle beraberdi. O sırada mutlu olduğumu fark ettim, köy yaşantısı kesinlikle bana göre değildi ama mutluydum işte.

     Sonunda geri dönme vakti gelmişti. Neredeyse bütün köyle vedalaştık ve ben “Hasta la Vista” diye bağırarak sevinçten havaya uçtum. Günde on saat uyuyorsam, ayakta 14 saatim kalıyor ve küçücük bir köyde bu kadar çok zamanın geçmesi neredeyse imkansız. Telefon bile zar zor çekiyordu, bilgisayarın zaten b si yok, gel geçir zamanı.

     Ama o manzara ve mis hava mükemmeldi. İnsanın hem gözleri, hem de ciğerleri resmen bayram ediyor. Yapacak hiçbir şey yok, orası ayrı konu. Kısaca ben İstanbul’u mu özlemiştim, bu keşmekeşi, kalabalığı.. Bu sefer sikseler delilik etmeyeceğim için hemen bizimkileri ikna ettim ve Kars’a kadar otobüsle geldik, oradan da uçağa binip İstanbul’a döndük. Benim için Ardahan’a mazide güzel bir anı olarak kaldı.

O sazan var ya o sazan, leziz tadın diğer adıydı.

Na buraya yazıyorum.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Acemİlİğİnİ Manİsa'da Yapacak Askerler İçİn Önemlİ Bİlgİler

Herkese yeniden merhaba. Biliyorum eskisi gibi sık yazmıyorum, ama geç de olsa bu konu hakkında bir şeyler yazacağım için mutluyum. Bugünkü konumuz askerlik. Ben 354 KD olarak askerliğimin acemiliğini Manisa'da, ustalığını ise Kıbrıs'ta yaptım. Daha önceden bilgiler toplamıştım ama sağlam ve toplu bir kaynak bulmakta zorlanmıştım maalesef. Ben de sonra buralara gidecek arkadaşlar aynı durumu yaşamasın diye kaynak niteliğinde bu yazıyı yazıyorum. Kasım celbinde gidecek olan arkadaşlara da şans ve sabır diliyorum. Umarım bir an önce biter. Kısa dönem, uzun dönem... Hiç fark etmez. Manisa Batı Kışla'ya ve Kıbrıs'a, özellikle Magosa'ya askerliğin düştüyse bu yazı tam sana göre. Okumadan geçme sakın... Ayrıca Lefkoşa ve Girne hakkında da bilgiler vereceğim ucundan... Bu yazıda Manisa'dan bahsedeceğim, diğer yazıda ise Kıbrıs. Usta birliği olduğu için Kıbrıs daha uzun sürecek.


Acemi Birliği Manisa Batı Kışla 
Başlıyoruz. Arkadaşlar ben askerliğimi öğrendikten sonra int…

Güney Kore'ye Gİtme ve Yerleşme Yöntemlerİ

Uzun bir aradan sonra yeniden karşınızdayım... Özlediniz mi beni? :) Yazmış olduğum "Bigbang'e hediye gönderme"yazısı tam olarak bir geri dönüş değildi. Asıl dönüşü bu yazıyla yapıyorum. Aslında böyle bir yazı yerine taslaklarımda yer alan "askerlik" yazısını bitirip yayınlayacaktım ama askerliği şu sıralar aklıma getirmek istemiyorum. O yazı için biraz daha bekleyeceğiz. Peki neden böyle bir yazı yazmak istedim? Tek cümleyle "ben de bilmiyorum" Akşam akşam eğlenmek istedim, bu konu üzerinden de eğlenceli bir şeyler karalayayım dedim. 

Bu yazıdaki örnek ülkemiz Güney Kore ama siz bunu Japonya, Çin, Tayvan veya başka bir ülke için de ele alabilirsiniz. Zaten belli başlı aynı konular oluyor. Gözümüzün nuru, Türk gençlerinin hayali, ünlü dolu sokaklarıyla Seul, meşhur sahili, sevimli aksanıyla Busan, muhteşem manzarası, lezzetli deniz ürüyleriyle Jeju Adası ve diğerleri... Güney Kore kesinlikle iştahımızın açılmasına sebep oluyor değil mi? Neredeyse 10.00…

Kore ve Japon dizilerini yayınlayan Türk kanalı

Başlık aslında güzel bir isteği sunuyor bize. Bu yazıda biraz daha detaya ineceğim, kendi düşüncelerimi sunacağım size. Şu sıralar Twitter’da devam etmekte olan bir etkinlik var. #TURKEYwantsKBSTURK tag’i Trending Topic’e sokulmaya çalışılıyor. Bu kadar zahmete girmeye gerek olmadığını düşünüyorum ben. Çok çok yakınımızda bulunan bir şeyi değiştirme imkanına sahip olabiliriz belki de. Nasıl mı? Bu yazı işte bunu anlatıyor.Planet kanalları var bilir misiniz?
Planet Sinema
Planet Çocuk
Planet Pembe gibi.
Türk kanalları bunlar, tematik kanallar. İşte bu kanallardan Planet Pembe'de sürekli Latin dizileri yayınlanıyor. 5 6 sene öncesine kadar çok popüler olan Latin dizileri. Onların yerini Asya dizileri aldı, ama bizim ülkede bunu duyuramadık maalesef.
Ben olsam Planet Pembe kanalının Latin dizilerini bırakıp Kore ve Japon dizileri yayınlamasını sağlardım. Adı da Planet Asya olurdu mesela.
Bu kanalların reyting derdi yok, ama reklam …