Ana içeriğe atla

Fellik fellik aradım; sonunda babayı buldum..

Arama..

Otsuka Ai – Planetarium

(Okumadan önce dinlemeni can-ı gönülden isterim)

     Kendimi bazen ciddi anlamda delice şeyler yaparken bulabiliyorum. Olm, gittiğin yön, yön değil neler yapıyorsun diye sorsam da, iki dakika sonra kaldığım yerden devam edebiliyorum. Geçen sene bizim okulun ajansında staj yapmamız gerekiyordu. Sıra benim dahil olduğum gruba geldi ve girdik kapıdan içeri. İşte her Çarşamba haber yapmak için gidiyoruz, ama bunun yanında istediğimiz zaman da uğrayabiliyoruz.

     Girdim içeri ve kendime en rahat bilgisayarı kaptım. Cam kenarında, en arkada ve en önemlisi yanımda başka bir bilgisayar yok. İkide bir haber yazım teknikleri ile ilgili soracak biri de yok demek oluyordu bu. Yayılmışım böyle koltuğa, sanki kırk yıllık sahibi benim. Makam sevdalısı bakanlar gibiyim. Osura osura çalışırken biri geldi dikildi başımda. Kullandığı ilk cümle ile beraber kıl olmuştum “Kusura bakma ama benim yerimde oturuyorsun” Hayda, sen gel özenle didik didik incele yer seç (yerli Sheldon), sonra elin kişisi gelsin benim desin. Tepem attı, ama suratsız hocam da karşıdan dik dik bakıyor. Gıkım çıkmadı doğal olarak ve pardon diyerek kalktım.

     Ama aklım o sandalyedeydi. Habere gittiği zamanlarda oraya kuruluyordum ve her geldiğinde beni yakalıyordu. Rahat yüzü göstermeyecektim ona, bu yüzden herkesin çıktığı vakitte bilgisayarı yanındaki boş yere taşıdım. Evet, kablolarını söktüm, kasayı, monitörü bütün ıvır zıvırlarını toplayıp yanına kuruldum. Ertesi gün bu beni öyle görünce bir sinir, bir morarma. Feci mutluyum, çünkü daha planlarım bitmemişti. Haber yazarken ikide bir soru sorup duruyorum. Bu nasıl yazılır, burada hangi zamanı kullanmalıyım, ajans haberini gazete haberine çevirirken neleri dikkat etmeliyim diyerek başının etini yemekle meşgulüm. Sabır küpü maşallah, sesi çıkmıyor ama içi içini yiyor; pancar gibi suratından anlıyorum.

     Bir şeye inat ettiysem eğer kesinlikle benim olmalı. Ve ciddi anlamda gözüm kalmıştı o yerde. Hani ulaşılmaz olan şeyler birden çekici gelir ya, benimki de aynı hesap. O yer gözümde Yavuz Sultan Selim’in altın tahtı gibi mübarek. Bir de daha adını bile bilmiyorum. Sohbetimiz genelde onun bana yardım etmesinden ibaret oluyor. Ben konu açmaya çalışıyorum “ne kadar oldu burada çalışmaya başlayalı”, “derslerin nasıl?”, “okuldaki etkinliklere katılıyor musun” filan diye, ama Nuh diyor peygamber demiyor. Sadece yardım mevzusu, bildiğin teknik servisim oldu.

     Hoca bir gün yanına çağırdı beni. Yarışmaya haberim yollanacaktı, son durumları konuşuyorduk. İlmik ilmik dokumuştum valla o haberi, ta onun için Beykoz’da dağ başında hayvan barınağına bile gitmiştim. Ben hocama haberle ilgili detayları ve hazırlama sürecimi, nasıl yazdığımı filan anlatırken nerden bilebilirdim ki onun odaya girip arkamda sessizce beni dinlediğini? 3 haftadır soruların bokunu çıkartarak beynini siktim, o benim aslında sorduğum her şeyi bildiğimi bir anda anladı. Aha dedim Lee ağzına sıçıldı, çıkışta öpücek seni bir güzel. Sakin sakin hocanın yanına geldi, dosyayı verip gitti. Odadan çıkarken bana öyle bir bakış attı ki, ben nasıl yutkunduysam bilgisayar başındaki arkadaşım başını kaldırıp bana baktı.

     Yerime geri döndüğümde çoktan gittiğini gördüm. Ona dünyayı dar etmiştim, o sırada bana bağırıp çağıracağını düşünmek yerine, ben hala sandalyeye oturmakla meşgulüm. Obsesif oldum işte feci. Bir yandan da tedirginim, geri gelir kafama çantasını fırlatır, üstüme oturur, suratıma yapıştırır diye.

     Ertesi gün erkenden ajansa gittim. Haberim yollanacaktı çünkü, içimde böyle heyecan, bir sevinç. Çocuk gibi mutluyum. Herkes habere gitti doğal olarak, ben ajansta tek kaldım. Sıkılıyorum da, ne yapsam ne yapsam derken okulun internet hızından faydalanayım bari dedim ve açtım ikinci kez Hana Yori Dango’yu izlemeye başladım. İşte Ma-Ki-No, Tsukuji sen bir hayvansın ama aynı zamanda da köpek gibi aşıksın seansları içinde ben kapının açıldığını filan duymamışım. Bizimki gelmiş yine arkamda dikiliyor. Hayalet gibi mübarek, bir gün yorganımın içinden ya da evdeki klozetten filan çıkacak diye korkuyorum. Arkamda doğal olarak kimsenin olmadığını düşünen ben “Hana Yori Dango bu” diyen sesi duyduğumda ödüm bokuma karıştı. Sandalyede sıçradım böyle, hop oturup hop kalktım. Bu benim o halimi görünce gülme krizine girmez mi? Çantasını fırlattı yere, başladı tepine tepine gülmeye.

     Haspinallah çekiyorum ben diğer yandan. Böyle gülüyor iyi hoş ama birazdan kötü karakter gülüşüne bürünüp Allah ne verdiyse dalacak diye tırsıyorum. Sonra beynimde bir ampul yandı (Bu örneği verirken bile rahatsızım. Kelimenin gerçek anlamından bile soğumuşum gördüğünüz gibi) Daha demin ne demişti o öyle? İzlediğim diziyi bilmişti. Evet, açık açık adını söylemişti. Okulda Kore, Japon ya da Tayvan dizisi izlediğimde “yine mi bu çekiklere bakıyorsun?” cümlesinden başka bir şey duymayan ben, karşımda garip hareketlerle kahkaha atan insana uzaylı gibi bakıyordum.

    Şimdi o zamanlar bu Uzakdoğu furyası yoktu (yalan) Ben okulda bir de yanı başımda birini görünce doğal olarak ilk önce bir şaşırdım. Gören de kaşıkçı elması benim oldu sanacak. Halbuki diziyi bilen insan, benden nefret ediyor adım gibi eminim buna. Zaten kendisi de dediğimi tasdikledi. Gülmesi bitince söylediği ilk cümle “senden nefret ediyorum” oldu. Ben de o sırada keşke Allah’tan başka bir şey dileseymişim diye düşünüyordum.

     Anam bir başladı benle tartışmaya. Yok ona üç hafta cehennem azabı yaşatmışım, benim her yerime falçatayla yara açıp tuzlu suya bastırarak üzerimde tepinmek istemiş, suratıma balgamlı bir şekilde okkalı tükürük fırlatmaya ramak kalmış filan. Konuştu konuştu, Allah’tan yoruldu ve sustu. Kulaklarım hala çınlıyordu. Bunlar yaşanırken nerede durduğumu söylememe gerek yok sanırım? Sandalyede yine!

     Gördü benim yerinde oturduğumu, kolumdan tuttuğu gibi attı beni ajansın diğer köşesine. Yayıldı sandalyeye, inadına bir oh çekti. “Seninle işim bitmedi daha” diyerek göz dağı verdi. Hemen ardından kurduğu cümle daha da şaşırmama neden oldu “Hazır kimse yokken şimdi sen, ilk bölümü yeniden aç. Beraber izleyelim”

     O an anladım ki benim gibi Uzakdoğu tutkunu biri vardı karşımda. Gerçi benim kadar coşanı az vardır ama kendi çapında oldukça iyiydi. Utada Hikaru mu, Otsuka Ai mi diye çekişirken ikimizde aynı anda Planetarium daha güzel dedik. Daha sonra hemen açtım şarkıyı, beraber dinledik filan. Uzun uzun Uzakdoğu hakkında konuştuk. Yavaş yavaş birileri ajansa gelmeye başladığında bunun şalterleri yine attı. Bana niye öyle şeyler yaptın diye hesap sormaya başladı. Verecek bir cevabım yoktu; herhalde o yeri çok sevdim, hepsi bu yüzden oldu diyecek olsam yeminle oracıkta bir şekilde sikerdi beni. Daha da hiddetlendirmeye, volkanı patlatmaya ne gerek var değil mi? Alttan aldım ama hiç özür dilemedim. Enteresanım ben de.

     Gönlünü almak için ramen alıp getirmiştim okula. Belki affeder diye, bir yandan da ilgimi çekiyor hani. Nana Mizuki’yi biliyor, AKB48’e sövüyor abi, bulunmaz Uzakdoğu kumaşı resmen! Yeme de yanında yat. Ben getirdim rameni koydum önüne, tam habere çıkmak için hazırlanırken bu “baksana” deyip üzerime fırlattı. Bir yerime gelmemişti, ama hemen topuklamam gerekiyordu. Yoksa o çubukları tek tek götüme sokardı; eminim. Güzelim ramen de böylece heba olmuştu, bilseydim verir miydim hiç? Afiyetle mideye götürürdüm.

     İşte o sırada benim staj bitti ve ajanstan ayrıldım. 3 gün sonra bir selam vermek için uğradığım sırada onun da çıkmış olduğunu öğrendim. Ben fellik fellik okulda onu arıyorum. İşin ilginç yanı sorduğum kimse de onu tanımıyor. Sanki 1 ay boyunca hayali biriyle Uzakdoğu muhabbeti yapıp, onu deli etmiştim. Kendimi hayali arkadaşı olan küçük çocuklar gibi hissettim. Soruyorum sorguluyorum, tık yok. Okula da o günlerde pek gitmezdim, bu staj olayı var diye uğruyordum. Neyse sonra bir şekilde onun da gelmediğini, bir gazetede staja başladığını öğrendim. Bir gazete ama, hangisi onu bile bilmiyorum; şaka gibi. Okulda bulamayan ben, sanki hangi gazete olduğunu bilsem gidip bulabileceğim.

     Zamanla göremeyince ilgim de azaldı doğal olarak. O benim için “suratıma ramen fırlatan deli”ydi. Ben de onun için “Üç haftayı cehenneme çeviren manyak”tım. Bu şekilde ilişkimiz kesildi. Ama ne zaman. Otsuka Ai – Planetarium’u dinlesem aklıma o gelir.

     Belki görmeye devam etseydim bir şeyler olurdu; emin değilim. En büyük aşklar nefretle başlar klişesine uyardık beraber. Suratıma ramen atar, ben sandalyesinin altını çekerim; böyle şaklabanlıklar yaparak geçinir giderdik. Ama olmadı; şimdi o iki nur topu gibi bebe sahibi, evine çeki düzen veriyor.. Öhöm öhöm, hani hep böyle biter ya sonlar. Ayak uydurayım dedim ben de.

     Gördüğünüz gibi ufacık bir yer mevzusu yüzünden başıma neler geldi. Zaten ne varsa böyle ufak şeylerde var. Siz siz olun küçük şeylerden mutlu olmaya bakın. Anne tavsiyesi gibi bir sonla bitirmek istemediğim için bu son cümleyi yazıyorum. Bakmayın siz bana ;)

    

Bu blogdaki popüler yayınlar

Acemİlİğİnİ Manİsa'da Yapacak Askerler İçİn Önemlİ Bİlgİler

Herkese yeniden merhaba. Biliyorum eskisi gibi sık yazmıyorum, ama geç de olsa bu konu hakkında bir şeyler yazacağım için mutluyum. Bugünkü konumuz askerlik. Ben 354 KD olarak askerliğimin acemiliğini Manisa'da, ustalığını ise Kıbrıs'ta yaptım. Daha önceden bilgiler toplamıştım ama sağlam ve toplu bir kaynak bulmakta zorlanmıştım maalesef. Ben de sonra buralara gidecek arkadaşlar aynı durumu yaşamasın diye kaynak niteliğinde bu yazıyı yazıyorum. Kasım celbinde gidecek olan arkadaşlara da şans ve sabır diliyorum. Umarım bir an önce biter. Kısa dönem, uzun dönem... Hiç fark etmez. Manisa Batı Kışla'ya ve Kıbrıs'a, özellikle Magosa'ya askerliğin düştüyse bu yazı tam sana göre. Okumadan geçme sakın... Ayrıca Lefkoşa ve Girne hakkında da bilgiler vereceğim ucundan... Bu yazıda Manisa'dan bahsedeceğim, diğer yazıda ise Kıbrıs. Usta birliği olduğu için Kıbrıs daha uzun sürecek.


Acemi Birliği Manisa Batı Kışla 
Başlıyoruz. Arkadaşlar ben askerliğimi öğrendikten sonra int…

Güney Kore'ye Gİtme ve Yerleşme Yöntemlerİ

Uzun bir aradan sonra yeniden karşınızdayım... Özlediniz mi beni? :) Yazmış olduğum "Bigbang'e hediye gönderme"yazısı tam olarak bir geri dönüş değildi. Asıl dönüşü bu yazıyla yapıyorum. Aslında böyle bir yazı yerine taslaklarımda yer alan "askerlik" yazısını bitirip yayınlayacaktım ama askerliği şu sıralar aklıma getirmek istemiyorum. O yazı için biraz daha bekleyeceğiz. Peki neden böyle bir yazı yazmak istedim? Tek cümleyle "ben de bilmiyorum" Akşam akşam eğlenmek istedim, bu konu üzerinden de eğlenceli bir şeyler karalayayım dedim. 

Bu yazıdaki örnek ülkemiz Güney Kore ama siz bunu Japonya, Çin, Tayvan veya başka bir ülke için de ele alabilirsiniz. Zaten belli başlı aynı konular oluyor. Gözümüzün nuru, Türk gençlerinin hayali, ünlü dolu sokaklarıyla Seul, meşhur sahili, sevimli aksanıyla Busan, muhteşem manzarası, lezzetli deniz ürüyleriyle Jeju Adası ve diğerleri... Güney Kore kesinlikle iştahımızın açılmasına sebep oluyor değil mi? Neredeyse 10.00…

Kore ve Japon dizilerini yayınlayan Türk kanalı

Başlık aslında güzel bir isteği sunuyor bize. Bu yazıda biraz daha detaya ineceğim, kendi düşüncelerimi sunacağım size. Şu sıralar Twitter’da devam etmekte olan bir etkinlik var. #TURKEYwantsKBSTURK tag’i Trending Topic’e sokulmaya çalışılıyor. Bu kadar zahmete girmeye gerek olmadığını düşünüyorum ben. Çok çok yakınımızda bulunan bir şeyi değiştirme imkanına sahip olabiliriz belki de. Nasıl mı? Bu yazı işte bunu anlatıyor.Planet kanalları var bilir misiniz?
Planet Sinema
Planet Çocuk
Planet Pembe gibi.
Türk kanalları bunlar, tematik kanallar. İşte bu kanallardan Planet Pembe'de sürekli Latin dizileri yayınlanıyor. 5 6 sene öncesine kadar çok popüler olan Latin dizileri. Onların yerini Asya dizileri aldı, ama bizim ülkede bunu duyuramadık maalesef.
Ben olsam Planet Pembe kanalının Latin dizilerini bırakıp Kore ve Japon dizileri yayınlamasını sağlardım. Adı da Planet Asya olurdu mesela.
Bu kanalların reyting derdi yok, ama reklam …